Gülbeyaz Prenses Masalı
Bir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın bir kızı varmış; adı da Gül Beyazymış. Bu kız o kadar güzelmiş ki, dünyada bir eşi daha yokmuş, Padişahın karısı, bir Arap’a her gün giderek:
– Ay mı güzel, ben mi güzelim, sen mi güzelsin? diye sorarmış,
Arap:
– Hepsi de güzel, dermiş. Kadın, kapıyı kapatarak çıkar gidermiş. Gül Beyaz,sarayda gezerken, Arap kızı görmüş ve ona âşık olmuş. Ertesi gün, padişahın karısı yine Arap’a sormuş.
Arap bu defa:
– A da, sen de, ben de güzelim, Ama en güzeli Gül Beyaz, demiş,
Kadın:
– Eyvahlar olsun, Arap, Gülbeyaz’ı gördü. Şimdi, ben ne yapacağım? diye telaşlanmış.
Bir gün kıza:
– Haydi, seninle gezmeye gidelim, diyerek onu alıp sokağa çıkmış. Gide gide bir kıra varmışlar. Bir ağacın altında otururlarken, kız uyuya kalmış, Kadın, onu orada bırakmış ve saraya dönmüş. Gül Beyaz, uyandığında üvey annesini yanında göremeyince çok korkmuş. Bağırıp, ağlamaya başlamış. Seslenmiş, seslenmiş, aramış, ama bulamamış. Ne yapacağını bilemeyen kız:
– Eyvah! Üvey annem beni burada bırakıp nereye gitti? diye ağlayarak dünyayı ayağa kaldırmış. Gül Beyaz, o güne kadar hiç saraydan çıkmamış. Bu yüzden, nereye gideceğini bilememiş ve ağacın altında oturup, ağlamış. O gün, üç kardeş ava çıkmış, gezinip dururlarken kızı bulmuşlar. Gül Beyaz, onları görünce çok korkmuş, Ama çocuklar, onun haline acıyıp, kıza çok iyi davranmışlar ve onu evlerine götürmüşler, Üçkardeş, gündüz ava çıkarlarmış. Gül Beyaz, onların yemeklerini yapıp,evlerini temizliyormuş. Günlerini böyle geçirirlerken, bu kızın güzelliği herkese yayılmış. Gül Beyaz’ın ünü dilden dile dolaşıp, kızın annesinin kulağına kadar gitmiş, Kızının hayatta olduğuna çok sinirlenen kadın, onu kurtların, kuşların yediğini sanıyormuş. Bir cadıya gitmiş.
Cadı, iki tane sihirli iğne yapmış ve kadına:
-Al bunları. Bu iğneleri kızın başına batırır-san ölür, demiş. Kadın, eski püskü elbiseler giymiş ve tanınmayacak bir kılığa girmiş, Eline de bir bohça almış ve kızın yaşadığı kulübeye doğru yola çıkmış. Üç kardeş, ava giderlerken kapıyı kilitleyip giderler-miş. Kadın gelip, kızın kapısını çalınca, kız hiç sesini çıkartmamış,
Kadın:
– Kızcağızım, niçin kapıyı açmıyorsun? Ben Anadolu’dan, oğullarımı görmeye geldim. Oğullarıma, hediyeler getirdim. Hiç olmazsa onları al.
Kız:
– Kapıyı giderken kilitlediler teyzeciğim!
Kadın:
– Kızım, senin de onlarla kaldığını duydum, Sana da iki tane iğne getirdim. Hiç olmazsa başını, şu anahtar deliğine yaklaştır da, bari iğneleri takayım, demiş, Kızın aklına bir kötülük gelmemiş ve başını deliğe yanaştırmış.
Kadın, iğneleri kızın başına batırınca, kız ölmüş. Kadın da oradan kaçmış, Akşam, kardeşler avdan eve dönmüşler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, kızın kapının önünde yattığını görmüşler. Kızın öldüğünü anfayınca, ağlamışlar. Gül Beyazni toprağa gömmeye kıyamamışlar. Altın bir tabut yaptırıp, kızı içine yatırmışlar. Tabutu bir dağın tepesindeki iki ağacın arasına asmışlar.
Bir şehzade, avlanırken ağaçların arasında bir tabut görmüş. Merak edip, tabutu indirmiş ve kapağını açmış. Dünya güzeli bir kızın yattığını görünce, ona âşık olmuş. Tabutu alarak sarayına götürmüş, Şehzade, tabutu odasına koydurmuş. Saraydan çıktığı zaman da odasının kapısını kilitliyormuş. Akşam odasına döndüğünde, sabaha kadar kızın yüzüne hayranlıkla bakıyormuş. Günler böyle geçe dursun, bir savaş çıkmış. Padişah, sefere çıkmaya hazırlanıyormuş.
Vezirleri:
– Sizin yetişmiş oğlunuz varken, size gitmek yakışır mı? Savaşa, şehzadeyi gönderelim, demişler. Uzatmayalım, padişah şehzadeyi çağırıp:
– Sefere sen çıkacaksın, oğlum. Haydi, hazırlan, demiş. Şehzade, kızdan ayrılacağı için çok üzülmüş. Tabutun başına gitmiş ve kapağını açmış. O gece, sabaha kadar kızı seyretmiş ve ağlamış. Sabah, hazırlanmış ve odasını kilitlemiş. Ben yokken, bu kapıyı kimse açmasın diye de, tembih edip, gitmiş.
Şehzadenin bir nişanlısı varmış. Günlerden, bir gün saraya gelmiş ve nişanlısının odasına girmek istemiş. Uğraşmış, uğraşmış, ama açamamış. Sonunda, bir anahtar uydurarak kapıyı açmış. İçeri girince altın tabutu görmüş. Kapağını açınca, kızın ölüsüyle karşılamış:
– Eyvah, şehzadenin sevgilisi varmış da ölmüş; burada gece, gündüz yüzüne bakarmış, diye kızın üstünü aramış. Saçlarındaki iğnenin birini görerek çıkarmış. İğne çıkınca, kız bir kuş olmuş ve pııır diye uçup gitmiş. Kız, şaşkınlık içinde tabutu kapayıp odadan çıkmış.
Aradan günler geçmiş ve şehzade seferden dönmüş. Hemen odasına girip, tabutu açmış. Kızı bulamayınca, odadan fırlamış ve hizmetçilerine:
– Benim odama kim girdi? diye sormuş. Hizmetçiler, şehzadenin öfkesi karşısında tir tir titreyerek:
– Vallahi efendim, biz girmedik! Nişanlınız girmişti. Demişler. Şehzade, kim bilir onu nereye atmıştır, diye aramış, ama hiçbir yerde bulamamış. Üzüntüsünü kimseye belli etmiyormuş. Padişah, oğlu seferden geldiği için, nişanlısı ile evlendirmeye karar vermiş. Düğün, dernek kurulmuş. Neyse, onlar evlene dursunlar. Kuş, her sabah gelip, bir ağaca konarak bahçıvanı çağırıyormuş:
– Şehzadem ne yapıyor? diye sorarmış,
Bahçıvan da:
– Şehzadem çok iyi, diyormuş.
Kuş:
– Otursun, sağ olsun. Konduğum dallar kurusun, diyip, uçar gidermiş. Bir gün, beş gün böyle geçmede olsun.
Bahçıvan, şehzadeye gidip:
– Her gün, bahçeye bir kuş geliyor. Ağacın dalına konup, beni çağırarak sizi soruyor. Ben de iyi olduğunuzu söylediğimde, “Sağ olsun, konduğum dallar kurusun.” diyor, çıkıp gidiyor, Bu yüzden, bahçedeki ağaçların hepsi kuruyacak, demiş, Şehzade, buna bir anlam verememiş. Kuşu yakalamak için, ağaçların dallarına tuzak kurmuşlar Ertesi sabah, kuş gene gelmiş ve dala konunca tuzağa yakalanmış. Şehzade, altın bir kafes yaptırıp, kuşu içine koymuş. Karısı, bu kuşu tanımış ve ondan nasıl kurtulurum diye düşünmüş, taşınmış. Şehzade yokken, kuşun kafasını kopararak bahçeye atmış.
Şehzade, saraya döndüğünde kuşu göremeyince:
– Kuşum nerede? diye sormuş,
Karısı:
– Kedi kuşu kaptı, yetişemedim, demiş.
Şehzade, her ne kadar çok üzülmüşse de yapabileceği bir şey yokmuş. Kuşun başı koptuğu zaman, bahçeye akan kanlarından gül ağaçları büyümüş. Yaşlı bir kadın, günün birinde bahçıvandan çiçek istemiş, Bahçıvan, kanlardan biten güllerden koparmış ve kadına vermiş. Kadın, gülleri evine götürünce bir bardağın içine koymuş. Birkaç gün sonra, bütün çiçekler solmuş, ama gül taptaze duruyormuş. Kadın, hala çok güzel görünen gülü bir kere koklamış. Gül, o anda bir kuş olup odanın içinde uçmaya başlamış,
Bunu gören kadın:
– Aman, bu nasıl şeymiş? İn midir, cin midir? diyerek, korkmuş, Kendini toparlayarak, kuşu yakalamış. Sevip okşarken, kuşun başında elmas gibi bir şey görerek, onu tutup çekmiş, Çekmesiyle beraber kuş, güzel bir kız olmuş,
Yaşlı kadın:
– Sen kimsin? diye sormuş.
Gül Beyaz, kadına her şeyi anlatmış, O gün, ikisi oturup dertleşmişler. Kadın, Gül Beyaz’ın anlattıklarını dinlerken çok üzülmüş ve ona yardım edeceğine söz vermiş. Ertesi sabah, erkenden saraya giden kadın, şehzadeyi bulmuş. Şehzadeye, her şeyi anlatmış, Şehzade, o kadar çok mutlu olmuş ki, Kadına, bir kese altın vererek:
– Aman nine! Sen o kızı sakla. Ben, bu gece senin evine gelirim, demiş. Kadın, sevinerek paraları alıp evine dönmüş. Şehzadenin geleceğini kıza söylemiş. Kız, kendisine çekidüzen verip, şehzadeyi beklemiş. Şehzade, gece yarısı kadının evine gelmiş. Kızı görür görmez, düşüp bayılmış. Neyse, su ve şerbet vererek ayırtmışlar. Şehzade, kızın kim olduğunu ve başına gelenleri öğrenmiş. Şehzade, onu oradan alıp eve götürürken, yolda önlerine bir maymun çıkmış, Şehzade, bu yaramaz maymunu yakalamak için kovalamaya başlamış. Maymun, zıplaya sıçraya ağaçtan ağaca kaçmış, şehzade kovalamış. Bu arada kız, bekleye bekleye olduğu yerde uyuyakalmış. Kızın anası, altın tabutun kaybolduğunu duymuş. Gül Beyaz’nin ne olduğunu merak edip, şehir şehir gezerek kızı arıyormuş.
Masal bu ya, o sırada kızın uyuduğu yere gelmiş. Bir de bakmış ki, kız oracıkta uyuyor. Hemen, yanına yaklaşmış ve cadıdan öğrendiği büyüleri yapmaya başlamış. Maymunu yakalayamayan şehzadenin aklına kız gelmiş:
– Eyvah, sevdiğimi sokaklarda bıraktım! diye, koşa koşa kızın yanına dönmüş.
Gül Beyaz’ın yanında gördüğü kadına;
– Sen kimsin?” diye sormuş.
Kadın:
– Oğlum, bu kız seninle mi? Onu böyle yalnız bırakıp da nereye gittin? Eğer ben gelmemiş olsaydım, kim bilir başına neler gelecekti! İyi ki çabuk geldin, diyince şehzadenin aklına bir şey gelmemiş. Hemen, kızı uyandırmış.
Kadına:
-Sen kimsin? demiş,
Kadın:
– Oğlum, ben bir fakirim; kimseciğim yok, demiş,
Şehzade:
– Ay mı güzel, ben mi güzelim, sen mi güzelsin? diye sorarmış,
Arap:
– Hepsi de güzel, dermiş. Kadın, kapıyı kapatarak çıkar gidermiş. Gül Beyaz,sarayda gezerken, Arap kızı görmüş ve ona âşık olmuş. Ertesi gün, padişahın karısı yine Arap’a sormuş.
Arap bu defa:
– A da, sen de, ben de güzelim, Ama en güzeli Gül Beyaz, demiş,
Kadın:
– Eyvahlar olsun, Arap, Gülbeyaz’ı gördü. Şimdi, ben ne yapacağım? diye telaşlanmış.
Bir gün kıza:
– Haydi, seninle gezmeye gidelim, diyerek onu alıp sokağa çıkmış. Gide gide bir kıra varmışlar. Bir ağacın altında otururlarken, kız uyuya kalmış, Kadın, onu orada bırakmış ve saraya dönmüş. Gül Beyaz, uyandığında üvey annesini yanında göremeyince çok korkmuş. Bağırıp, ağlamaya başlamış. Seslenmiş, seslenmiş, aramış, ama bulamamış. Ne yapacağını bilemeyen kız:
– Eyvah! Üvey annem beni burada bırakıp nereye gitti? diye ağlayarak dünyayı ayağa kaldırmış. Gül Beyaz, o güne kadar hiç saraydan çıkmamış. Bu yüzden, nereye gideceğini bilememiş ve ağacın altında oturup, ağlamış. O gün, üç kardeş ava çıkmış, gezinip dururlarken kızı bulmuşlar. Gül Beyaz, onları görünce çok korkmuş, Ama çocuklar, onun haline acıyıp, kıza çok iyi davranmışlar ve onu evlerine götürmüşler, Üçkardeş, gündüz ava çıkarlarmış. Gül Beyaz, onların yemeklerini yapıp,evlerini temizliyormuş. Günlerini böyle geçirirlerken, bu kızın güzelliği herkese yayılmış. Gül Beyaz’ın ünü dilden dile dolaşıp, kızın annesinin kulağına kadar gitmiş, Kızının hayatta olduğuna çok sinirlenen kadın, onu kurtların, kuşların yediğini sanıyormuş. Bir cadıya gitmiş.
Cadı, iki tane sihirli iğne yapmış ve kadına:
-Al bunları. Bu iğneleri kızın başına batırır-san ölür, demiş. Kadın, eski püskü elbiseler giymiş ve tanınmayacak bir kılığa girmiş, Eline de bir bohça almış ve kızın yaşadığı kulübeye doğru yola çıkmış. Üç kardeş, ava giderlerken kapıyı kilitleyip giderler-miş. Kadın gelip, kızın kapısını çalınca, kız hiç sesini çıkartmamış,
Kadın:
– Kızcağızım, niçin kapıyı açmıyorsun? Ben Anadolu’dan, oğullarımı görmeye geldim. Oğullarıma, hediyeler getirdim. Hiç olmazsa onları al.
Kız:
– Kapıyı giderken kilitlediler teyzeciğim!
Kadın:
– Kızım, senin de onlarla kaldığını duydum, Sana da iki tane iğne getirdim. Hiç olmazsa başını, şu anahtar deliğine yaklaştır da, bari iğneleri takayım, demiş, Kızın aklına bir kötülük gelmemiş ve başını deliğe yanaştırmış.
Kadın, iğneleri kızın başına batırınca, kız ölmüş. Kadın da oradan kaçmış, Akşam, kardeşler avdan eve dönmüşler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, kızın kapının önünde yattığını görmüşler. Kızın öldüğünü anfayınca, ağlamışlar. Gül Beyazni toprağa gömmeye kıyamamışlar. Altın bir tabut yaptırıp, kızı içine yatırmışlar. Tabutu bir dağın tepesindeki iki ağacın arasına asmışlar.
Bir şehzade, avlanırken ağaçların arasında bir tabut görmüş. Merak edip, tabutu indirmiş ve kapağını açmış. Dünya güzeli bir kızın yattığını görünce, ona âşık olmuş. Tabutu alarak sarayına götürmüş, Şehzade, tabutu odasına koydurmuş. Saraydan çıktığı zaman da odasının kapısını kilitliyormuş. Akşam odasına döndüğünde, sabaha kadar kızın yüzüne hayranlıkla bakıyormuş. Günler böyle geçe dursun, bir savaş çıkmış. Padişah, sefere çıkmaya hazırlanıyormuş.
Vezirleri:
– Sizin yetişmiş oğlunuz varken, size gitmek yakışır mı? Savaşa, şehzadeyi gönderelim, demişler. Uzatmayalım, padişah şehzadeyi çağırıp:
– Sefere sen çıkacaksın, oğlum. Haydi, hazırlan, demiş. Şehzade, kızdan ayrılacağı için çok üzülmüş. Tabutun başına gitmiş ve kapağını açmış. O gece, sabaha kadar kızı seyretmiş ve ağlamış. Sabah, hazırlanmış ve odasını kilitlemiş. Ben yokken, bu kapıyı kimse açmasın diye de, tembih edip, gitmiş.
Şehzadenin bir nişanlısı varmış. Günlerden, bir gün saraya gelmiş ve nişanlısının odasına girmek istemiş. Uğraşmış, uğraşmış, ama açamamış. Sonunda, bir anahtar uydurarak kapıyı açmış. İçeri girince altın tabutu görmüş. Kapağını açınca, kızın ölüsüyle karşılamış:
– Eyvah, şehzadenin sevgilisi varmış da ölmüş; burada gece, gündüz yüzüne bakarmış, diye kızın üstünü aramış. Saçlarındaki iğnenin birini görerek çıkarmış. İğne çıkınca, kız bir kuş olmuş ve pııır diye uçup gitmiş. Kız, şaşkınlık içinde tabutu kapayıp odadan çıkmış.
Aradan günler geçmiş ve şehzade seferden dönmüş. Hemen odasına girip, tabutu açmış. Kızı bulamayınca, odadan fırlamış ve hizmetçilerine:
– Benim odama kim girdi? diye sormuş. Hizmetçiler, şehzadenin öfkesi karşısında tir tir titreyerek:
– Vallahi efendim, biz girmedik! Nişanlınız girmişti. Demişler. Şehzade, kim bilir onu nereye atmıştır, diye aramış, ama hiçbir yerde bulamamış. Üzüntüsünü kimseye belli etmiyormuş. Padişah, oğlu seferden geldiği için, nişanlısı ile evlendirmeye karar vermiş. Düğün, dernek kurulmuş. Neyse, onlar evlene dursunlar. Kuş, her sabah gelip, bir ağaca konarak bahçıvanı çağırıyormuş:
– Şehzadem ne yapıyor? diye sorarmış,
Bahçıvan da:
– Şehzadem çok iyi, diyormuş.
Kuş:
– Otursun, sağ olsun. Konduğum dallar kurusun, diyip, uçar gidermiş. Bir gün, beş gün böyle geçmede olsun.
Bahçıvan, şehzadeye gidip:
– Her gün, bahçeye bir kuş geliyor. Ağacın dalına konup, beni çağırarak sizi soruyor. Ben de iyi olduğunuzu söylediğimde, “Sağ olsun, konduğum dallar kurusun.” diyor, çıkıp gidiyor, Bu yüzden, bahçedeki ağaçların hepsi kuruyacak, demiş, Şehzade, buna bir anlam verememiş. Kuşu yakalamak için, ağaçların dallarına tuzak kurmuşlar Ertesi sabah, kuş gene gelmiş ve dala konunca tuzağa yakalanmış. Şehzade, altın bir kafes yaptırıp, kuşu içine koymuş. Karısı, bu kuşu tanımış ve ondan nasıl kurtulurum diye düşünmüş, taşınmış. Şehzade yokken, kuşun kafasını kopararak bahçeye atmış.
Şehzade, saraya döndüğünde kuşu göremeyince:
– Kuşum nerede? diye sormuş,
Karısı:
– Kedi kuşu kaptı, yetişemedim, demiş.
Şehzade, her ne kadar çok üzülmüşse de yapabileceği bir şey yokmuş. Kuşun başı koptuğu zaman, bahçeye akan kanlarından gül ağaçları büyümüş. Yaşlı bir kadın, günün birinde bahçıvandan çiçek istemiş, Bahçıvan, kanlardan biten güllerden koparmış ve kadına vermiş. Kadın, gülleri evine götürünce bir bardağın içine koymuş. Birkaç gün sonra, bütün çiçekler solmuş, ama gül taptaze duruyormuş. Kadın, hala çok güzel görünen gülü bir kere koklamış. Gül, o anda bir kuş olup odanın içinde uçmaya başlamış,
Bunu gören kadın:
– Aman, bu nasıl şeymiş? İn midir, cin midir? diyerek, korkmuş, Kendini toparlayarak, kuşu yakalamış. Sevip okşarken, kuşun başında elmas gibi bir şey görerek, onu tutup çekmiş, Çekmesiyle beraber kuş, güzel bir kız olmuş,
Yaşlı kadın:
– Sen kimsin? diye sormuş.
Gül Beyaz, kadına her şeyi anlatmış, O gün, ikisi oturup dertleşmişler. Kadın, Gül Beyaz’ın anlattıklarını dinlerken çok üzülmüş ve ona yardım edeceğine söz vermiş. Ertesi sabah, erkenden saraya giden kadın, şehzadeyi bulmuş. Şehzadeye, her şeyi anlatmış, Şehzade, o kadar çok mutlu olmuş ki, Kadına, bir kese altın vererek:
– Aman nine! Sen o kızı sakla. Ben, bu gece senin evine gelirim, demiş. Kadın, sevinerek paraları alıp evine dönmüş. Şehzadenin geleceğini kıza söylemiş. Kız, kendisine çekidüzen verip, şehzadeyi beklemiş. Şehzade, gece yarısı kadının evine gelmiş. Kızı görür görmez, düşüp bayılmış. Neyse, su ve şerbet vererek ayırtmışlar. Şehzade, kızın kim olduğunu ve başına gelenleri öğrenmiş. Şehzade, onu oradan alıp eve götürürken, yolda önlerine bir maymun çıkmış, Şehzade, bu yaramaz maymunu yakalamak için kovalamaya başlamış. Maymun, zıplaya sıçraya ağaçtan ağaca kaçmış, şehzade kovalamış. Bu arada kız, bekleye bekleye olduğu yerde uyuyakalmış. Kızın anası, altın tabutun kaybolduğunu duymuş. Gül Beyaz’nin ne olduğunu merak edip, şehir şehir gezerek kızı arıyormuş.
Masal bu ya, o sırada kızın uyuduğu yere gelmiş. Bir de bakmış ki, kız oracıkta uyuyor. Hemen, yanına yaklaşmış ve cadıdan öğrendiği büyüleri yapmaya başlamış. Maymunu yakalayamayan şehzadenin aklına kız gelmiş:
– Eyvah, sevdiğimi sokaklarda bıraktım! diye, koşa koşa kızın yanına dönmüş.
Gül Beyaz’ın yanında gördüğü kadına;
– Sen kimsin?” diye sormuş.
Kadın:
– Oğlum, bu kız seninle mi? Onu böyle yalnız bırakıp da nereye gittin? Eğer ben gelmemiş olsaydım, kim bilir başına neler gelecekti! İyi ki çabuk geldin, diyince şehzadenin aklına bir şey gelmemiş. Hemen, kızı uyandırmış.
Kadına:
-Sen kimsin? demiş,
Kadın:
– Oğlum, ben bir fakirim; kimseciğim yok, demiş,
Şehzade:
– Haydi, benimle gel, Sen, bana İyilik yaptın, ben de sana ne istersen veririm, demiş. Kız, üvey annesini sesinden tanımış. Gizlice, şehzadenin kulağına söylemiş. Şehzade, kadına belli etmemiş ve beraber saraya gelmişler, Şehzade, kendi karısını ve Gül Beyaz’ın annesini cezalandırmış, İkisini de ülkesinden kovmuş, Gül Beyaz ile şehzade, evlenmiş ve kırk gün düğün yapmışlar. Sonsuza kadar mutlu yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş biri masalı yazanın başına biri okuyanın başına biride bu masalı dinleyenin başına…
Şehir Faresi ile Tarla Faresi
Çok eskiden tarla faresi ile şehir faresi arkadaş olmuş. İkisi birbirlerini çok severmiş. Aralarında güzel bir dostluk kurulmuş. Şehir faresi sık sık tarla faresini ziyaret edermiş. Birlikte kırlarda güle oynaya vakit geçirirlermiş. Diledikleri kadar koşar, zıplar, yuvarlanırlarmış…
Bir gün şehir faresi arkadaşını yemeğe davet etmiş.
-Bu akşam bize gel. Sana güzel bir sofra hazırlayayım. Azıcık miden bayram etsin, demiş.
Bu davete tarla faresi çok sevinmiş. Yiyeceği yemeklerin hayalini kurmaya başlamış. Bütün gece rüyasında peynirler, tatlılar, pastalar görmüş. Bu arada şehir faresinin evinde bir telaş bir telaş… Çeşit çeşit yiyecekler, pastalar hazırlanmış. Bütün gün koşturup durmuş.
-Bu akşam bize gel. Sana güzel bir sofra hazırlayayım. Azıcık miden bayram etsin, demiş.
Bu davete tarla faresi çok sevinmiş. Yiyeceği yemeklerin hayalini kurmaya başlamış. Bütün gece rüyasında peynirler, tatlılar, pastalar görmüş. Bu arada şehir faresinin evinde bir telaş bir telaş… Çeşit çeşit yiyecekler, pastalar hazırlanmış. Bütün gün koşturup durmuş.
Akşam tarla faresi kalkıp gelmiş. Bakmış, masanın üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu. Masada hiçbir şey eksik değilmiş. Hemen sofraya oturmuşlar. Ziyafet neşeli başlamış.
Tarla faresi önce pastadan bir lokma alacakmış. Tam çatalını uzatmış, dışarıdan sesler gelmiş.
Tarla faresi önce pastadan bir lokma alacakmış. Tam çatalını uzatmış, dışarıdan sesler gelmiş.
Şehir faresi hemen deliğine kaçmış. Ardından da tarla faresi kendini zor atmış deliğe.
Korkudan kalpleri küt küt atıyormuş.
Tarla faresi sormuş:
-Evin kedisi olabilir mi?
Şehir faresi cevap vermiş:
-Sanırım onun gürültüsüydü.
Korkudan kalpleri küt küt atıyormuş.
Tarla faresi sormuş:
-Evin kedisi olabilir mi?
Şehir faresi cevap vermiş:
-Sanırım onun gürültüsüydü.
Yeniden sofraya oturmuşlar. Ama artık neşeleri kaçmış, tedirgin olmuşlar.
Tarla faresi bu kez çatalını böreğe uzatmış. Tam lokmayı ağzına atacakmış, yine sesler işitmişler.Apar topar ikisi de kendilerini deliğe atmış. Yüzleri korkudan sapsarı olmuş.
Korkudan tir tir titriyorlarmış.
Tarla faresi bu kez çatalını böreğe uzatmış. Tam lokmayı ağzına atacakmış, yine sesler işitmişler.Apar topar ikisi de kendilerini deliğe atmış. Yüzleri korkudan sapsarı olmuş.
Korkudan tir tir titriyorlarmış.
Tarla faresi sormuş:
-Evin hanımı olabilir mi?
Şehir faresi cevaplamış:
-Belki odur bilemem.
Sesler kesilince delikten çıkmışlar.
Şehir faresi:
-Kusura bakma. Bazen böyle şeyler oluyor. Haydi yemeğimize devam edelim, demiş.
Tarla faresi:
-Bu kadar yeter! Korku içinde yemek istemem, demiş. Yarın sen bana gel. Kuru ekmek yeriz belki ama kimse de bizi korkutamaz.
-Evin hanımı olabilir mi?
Şehir faresi cevaplamış:
-Belki odur bilemem.
Sesler kesilince delikten çıkmışlar.
Şehir faresi:
-Kusura bakma. Bazen böyle şeyler oluyor. Haydi yemeğimize devam edelim, demiş.
Tarla faresi:
-Bu kadar yeter! Korku içinde yemek istemem, demiş. Yarın sen bana gel. Kuru ekmek yeriz belki ama kimse de bizi korkutamaz.
Tilki ile Keçi Masalı
Tilkinin biri günün birinde içinde su bulunan bir kuyuya düştü. Kuyunun içinde oradan buraya sıçradı fakat bir türlü yukarı çıkamadı.
Bir süre sonra orada bir keçi göründü. Çok susadığı için hemen kuyunun başına geldi.Sonra eğilip kuyunun içine baktı,bir de ne görsün?Aşağı da bir tikli duruyor. Keçi buna çok şaşırdı. Aşağıya seslendi.
-Sen orada ne yapıyorsun tilki kardeş?
Tilki serinkanlılıkla
-Ne yapacağım?Su içiyorum dedi
Keçi kuyuda su olduğunu duyunca çok sevindi. Tilki ye
-Su soğuk mu?diye sordu.
Kurnaz tilki
-Hem de buz gibi dedi.
Keçi
-Ben nasıl içebilirim bu sudan?diye sordu.
Tilki
-Ondan kolay ne var? dedi tilki sen hop diye aşağıya atla
Keçi tilkinin bu sözlerine kanıp hemen kendini aşağıya attı. Daha sonra kuyudaki sudan kana kana içti,Susuzluğu geçince de tilki ye:
-Biz buradan nasıl çıkacağız? diye sordu.
-Kolay dedi tilki sen ön ayaklarını kuyunun duvarına dayayıp arka ayaklarının üzerine dikil! Ben, senin sırtına basarak kolayca dışarı çıkarım sonrada seni yukarı çekerim.Böylece ikimiz de kurtulmuş oluruz.
Keçi,hemen tilkinin dediğini yaptı. Tilki ise onun sırtına basarak bir sıçrayışta kuyudan çıktı. Sonra hemen ormana doğru koşmaya başladı. Keçi tilkinin kendisine hile yaptığını anladı. . Ardından acı acı bağırdı:
-Ben senin kuyudan çıkmana yardım ettim ama sen beni burada bırakıp gidiyorsun hiç olur mu böyle şey? dedi
Bu sözleri duyan tilki hemen geri dönerek keçiye:
-Bence sen aklını yitirmişsin ey keçi!Eğer sende bir gram akıl olsaydı,kuyuya atlamadan önce buradan nasıl çıkacağını düşünürdün dedi. Sonra da oradan hızla uzaklaştı.
Bu masalda verilen öğüt ise şu
Aklını düşünen insanlar sonunu düşünmeden bir iş yapmaya kalkışmazlar.
Zeki Çoban Masalı
Eski çağlarda Şahimerdan isimli bir hân yaşarmış. Hân, bir gün bütün halkı toplamış ve onlara şöyle bir vazife vermiş:
-Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç gün içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!.. Hânın fermanına uymak lâzım, yoksa sonunda ölüm var. Ahali, üç gün düşünmüş taşınmış; fakat soruların cevabını bulamamış. Verilen üç gün bittikten sonra cellatlar, halkı sorgu alanına toplamışlar. Fakat, hânın sorularının cevabını hiç kimse bilmiyormuş. Yüce dağın eteklerinde koyun güden bir çoban, ahalinin müşkül hâlini görmüş. Yoldan geçen bir atlıya ne olup bittiğini sormuş. Yolcu şöyle demiş:
– Hân, halkına ‘Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor?’ diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için de üç gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç kimse soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin ve üzgün olmasının sebebi ise ölüm korkusu… Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve ahalinin toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra hân, tahtına oturmuş:
– Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş. Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan. Herkes ‘Sonumuz geldi.’ diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski püskü başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış:
-Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hânın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan âdeta donakalmış.
-Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi?” diye sormuş hân, sert bir tavırla.
– Biliyorum, sultanım…
– Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük yol?
– Yalnızca bir günlük yol, hakanım.
– Nereden biliyorsun öyle olduğunu?
– Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı yolda kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor, akşamleyin de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük yol… Bundan sonra hân;
-Allah şu anda ne yapıyor?” diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş:
– Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum. Hân, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı inmiş. Delikanlı, tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle demiş:
– Hân, halkına ‘Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor?’ diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için de üç gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç kimse soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin ve üzgün olmasının sebebi ise ölüm korkusu… Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve ahalinin toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra hân, tahtına oturmuş:
– Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş. Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan. Herkes ‘Sonumuz geldi.’ diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski püskü başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış:
-Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hânın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan âdeta donakalmış.
-Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi?” diye sormuş hân, sert bir tavırla.
– Biliyorum, sultanım…
– Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük yol?
– Yalnızca bir günlük yol, hakanım.
– Nereden biliyorsun öyle olduğunu?
– Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı yolda kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor, akşamleyin de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük yol… Bundan sonra hân;
-Allah şu anda ne yapıyor?” diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş:
– Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum. Hân, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı inmiş. Delikanlı, tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle demiş:
– Yüce Allah, şu anda çobanı hânlığa, hânı da çobanlığa tayin ediyor. Hân, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. “Böyle hazırcevap olana baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış. O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeğe başlamış. Bir müşkülü olan ondan akıl sorar olmuş.
Gökten üç elma düşmüş biri masalı yazanın başına biri okuyanın başına biride bu masalı dinleyenin başına…
ASLAN İLE KARINCA HİKAYESİ
Küçük bir Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı…
Çok çalışır… Çok üretir… Ve bunları keyif içinde yapardı.
Çok çalışır… Çok üretir… Ve bunları keyif içinde yapardı.
Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.
Bir gün kârlılığı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi.
Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.
Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamam böceği’ni işe aldı. Hamam böceği işe öncelikle bir saat alarak başladı.
Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı.
Bu nedenle; hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.
Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamam böceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve kârlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.
Hamam böceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu.
Artık artan ekipmanlar için de bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.
Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.
Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustos böceği’ni işe aldı.
Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustos böceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu.
Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski iş yerindeki yardımcısını işe aldı.
Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü. Ağustos böceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti.
Bunun üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve kârlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.
Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.
Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi.
Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.
Aslan ile Tavşan Masalı
Bir zamanlar ormanların birinde çok zalim bir aslan varmış bu aslan çok zalim bir aslan olduğu için herkes ondan korkuyormuş. Ancak orman sakinleri bundan o kadar şikayetçi olmuş ki sonun da dayanamayıp aslanın yanına gitmişler ve ona demişler ki;
-Sayın yüce kralımız biz size orman sakinleri olarak aldığımız bir kararı bildirmek içingeldik.Artık siz hiç yorulmadan biz kendi aramızda size kura ile birimizi seçip göndereceğiz demişler.
Ormanlar kralı aslan buna çok sevinmiş,çokta mutlu olmuş çünkü artık avlanmaya çıkmasına hiç gerek kalmayacakmış. Ve bu olaydan sonra ise her gün kura dan kim çıktıysa aslanın o gün içinde aslanın yemeği olmuş.
Günlerden bir gün sıra küçük tavşana gelmiş ama küçük tavşan aslanın yemeği olmayı hiç ama hiç istemiyormuş,bir isteksizlik onun aklına parlak bir fikrin gelmesine neden olmuş. Sonra hemen aslanın yanına gitmiş ama aslan onu görünce kükremiş.
– Neden bu kadar geç kaldın söyle bakayım neredeyse açlıktan ölmek üzereyim
tavşan hemen cevap vermiş;
-Sabah çok erken yola çıktım ama karşıma bir aslan çıktı ve sizin hakkınızda çok kötü şeyler söyledi demiş
Bunu duyan aslan çok sinirlenmiş ve tavşana
-Beni hemen o aslanın yanına götür demiş
Tavşan hemen aslanı gördüğünü söylediği kuyunun yanına götürmüş aslan hemen kuyudaki suya bakmış ve kendi yansımasını görmüş. Sonra suyun içinde başka bir aslan olduğunu düşündüğü için hiç düşünmeden suya atlamış. böylece akılı tavşanın sayesinde hem orman halkı, hemde tavşan aslandan kurtulmuş.
Minik Kuş Masalı
Avcının biri avlamak için tuzak kurdu. tuzağa küçük bir kuş yakalandı. Avcı minik kuşu görünce çok şaşırdı. çünkü minik kuş konuşuyordu.
Minik kuş
– Ey insanoğlu sen bir çok develer, sığırlar, koyunlar onların etleri ile bile doymadın benim etim ile mi doyacaksın ben senin dişinin kavuğunu bile dolduramam. Şayet beni bırakırsan sana üç tane altın öğüt vereceğim. Bunlar sana daha yararlı olabilir. Bu öğütlerden birini elinde ikincisini şu damın üzerinde üçüncüsünü şu dalın üstünde söyleyeceğim eğer bu öğütlerimi tutarsan bir ömür boyu mutlu olursun demiş
Avcı bu teklifi beğenmiş zaten eti olmayan küçük bir kuş ile nasıl doyacaktı ki kuşun öğüdü belki işe yarayabilirdi.
Avcı
Peki söyle bakalım dedi
Minik Kuş
– Elindeyken vereceğim öğüt şudur olmayacak şeye sakın inanma
Kuş bu birinci öğüdünden sonra avcının elinden karşıdaki damın üzerine kondu.
Minik Kuş
İkinci öğüdüm şu elinden kaçırdığın fırsatlara hiçbir zaman üzülme kuş şöyle devam etmiş
– Akılsız insanoğlu eğer beni kesmiş olsaydın kursağımda iki yüz elli gram ağırlığın da bir inci bulacaktın o inci senide zengin ederdi. O inci senindi ama kısmetin değilmiş. Öyle bir inci bulacaktın ki, dünyada eşi, benzeri yoktu dedi
Avcı bunu duyunca
-Eyvah ben kendi kendime elimle kendime yazık ettim. Elimdeki talih kuşunu kaçırdım ah benim akılsız kafam diye üzülmeye ve saçını başını yolmaya başlamış
Kuş avcının bu halini görünce
-Be aptal adam biraz önce ben sana ne öğüt verdim. Şu haline bir bak inci elinden gittiyse ne diye üzülüyorsun ben sana elinden kaçırdığın hiç bir fırsata üzülme demedim mi. Sözümü anlamadın mı. Sonra ben sana olmayacak bir söze sakın inanma diye ilk öğüdümü verdim.İnciyi duyunca aklın başından gitti. Benim iki yüz elli gram gelmeyeceğimi bildiğin halde nasıl içimde yüz elli gram inci bulunabilir
Avcı kuşun bu uyarısını dinleyince aklı başına geldi.
-Haydi güzel kuş şu üçüncü öğüdünü de söyle öyle git dedi.
Minik kuş dalın üzerine kondu ve alaycı bir şeklide
– Hayret doğrusu iki öğüdümü çok iyi tuttun da üçüncüsünü mü tutacaksın dedi
Sonra göğün maviliklerine doğru uçtu gitti.










